Duyuru

Atatürk'ün hayali olan Türkiye'yi gercekleştiriyoruz.  R.T. ERDOĞAN

Ziyaretçi Sayacı

Bügün133
Bu Hafta739
Bu Ay14020
Tüm Zamanlar575495

MEB Haber Bandı

MESAİ SAATLERİ DEĞİŞİYOR

Pazar günü saatlerinin bir saat geri alınması nedeniyle mesai saatleride değişiyor.

Gün ışığından daha fazla yararlanmak amacıyla her yıl yapılan ve 28 Mart pazartesi günü saat 03.00'te tüm yurtta saatlerin bir saat ileriye alınmasıyla başlayan ileri saat uygulaması, 30 Ekim tarihinde saat 04.00'te (cumartesi gününü pazar gününe bağlayan gece) saatlerin bir saat geri alınmasıyla sona erecek. ileri saat uygulaması nedeniyle kamu kurum ve kuruluşlarında da mesai saatleri değişecek.


MESAİ 08:00`DE BAŞLAYACAK
Kocaeli Valiliği`nden yapılan yazılı açıklamaya göre İlimizde uygulanmakta olan mesai saatleri 31 Ekim 2011 Pazartesi gününden geçerli olmak üzere, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunun 100`ncü maddesi gereğince yeniden düzenlendi. Buna göre mesai saatleri 08:00`de başlayacak. Öğle tatili ise 12:00-13:00 saatleri arasında yapılacak. Mesai bitimi ise 17:00 olacak

Osman Efendi

Osman efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır, muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider, lakin Osman efendinin baş ağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağrılır...
Osman efendi Uşak’ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri uyuyamayan Osman efendiyi İstanbul’a götürmeye karar verirler.
İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografil eri çekilir, testler yapılır...
Görünüşe bakılırsa Osman efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda. Zürih’e gidilir, haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.
Sonuç:
Osman efendiye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman efendiye ağrı kesici iğneler verilir, ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. Osman efendi bitkin, aile perişan. “Kader” denilir, Uşak’a dönülür. Osman efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman efendinin eski berberi berber Mehmet çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman efendiyi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.
Berber Mehmet bir an düşünür. “Beyim?” der, “sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın,” bir bakar, “hah işte der. “kıl dönmüş.” Osman efendinin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman efendinin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman efendinin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir.
Osman efendinin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman efendi aylardır ilk defa ra hat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir, baş ağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıztıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman efendi, berber Mehmet’i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.
Bu yazıdan çıkartılacak sonuçlar :

1. berber Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek.
2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.

Andımıza Farklı Bir Bakış

Bir yazarımız tarafından ele alınan Andımızla ilgili yazı.. Her sabah okuttuğumuz andımızın yeniden yazılması ve güncel olması için yazmış olduğu yazı...

Başbakan'a ve Milli Eğitim Bakanı'na açık mektup 4: Yeni andımız

İlkokullarda bayrak törenlerinde okutulan 'Andımız' metni 1933 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip'in kaleminden çıkmıştır.

 

Söz konusu 'and' çocuklarımızı olumlu yönde güdülemeye çalışmaktadır. Ne var ki, andımız 21. yüzyılda çocuklarımızı odaklamamız gereken gelişme, verimlilik, buluşçuluk, yenilikçilik ve takım çalışması gibi birçok kavramı içermemektedir. Türkiye'deki genel toplumsal yapı, günlük hayatın parçası olmuş ve kanıksanmış birçok olguyu sorgulamadan onunla birlikte yaşamaya devam etmektedir. Mevcut andımızla ilgili sorgulanan tek öğe, içindeki Türklük unsurudur. Aslında andımızda, bu konudan önce 'Çocuklarımıza hangi kavramları vermeliyiz?' sorusunu cevaplamalıyız. Sözü uzatmadan önce Reşit Galip'in hazırladığı mevcut andımızı hatırlatmak, sonra da yeni önerimi paylaşmak istiyorum:

"Türk'üm, doğruyum, çalışkanım. / İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. / Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. / Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim. / Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. / Ne Mutlu Türk'üm diyene!"

Hazırladığım yeni 'Andımız':

Üretkenim, buluşçuyum, çalışkanım. / İlkem; gelişmek için değişmek, problemleri çözmek, işbirliği yapmak, dürüst ve yenilikçi bir birey olmaktır. / Amacım, akılcı davranmak ve yaptığım her işin kalitesini sürekli yükseltmektir. /Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda dünya liderliği ve insanlığa hizmet etme hedeflerine durmadan yürüyeceğime and içerim. / Aklımı ve tüm varlığımı bu yolda kullanacak, Türkiye'nin ismini uygarlık tarihine altın harflerle kazıyacağım."

Verimlilik, üretkenlik, buluşçuluk 21. yüzyılın en temel kavramlarıdır. Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Almanya ve Çin'in dünya ekonomisinde oynadıkları lider rol, üretim miktarları ve buluşçuluklarındadır. Yenilikçilik (innovation) alanında ABD, Japonya ve Almanya dünyada başı çekerken Çin de onların patentleriyle üretim yaparak dünyanın ikinci büyük ekonomisi olmuştur. İhtiyaç duyduğumuz şey buluşlar yapmak ve bunları yaygınlaştırarak yenilik (innovation) üretebilmektir.

20. yüzyılın son evresi 'değişim' sözleriyle yankılandı, ama ihtiyaç duyduğumuz şey tek başına değişim değil, gelişmek için değişimdir.

Dünyada problem çözebilen, çatışan değil, işbirliği yapanlar üretim yaparak ilerliyor. Onun için yeni andımızda çocukları problem çözmeye, işbirliğine ve gelişim için değişime odaklamaya çalıştım.

Kalite olmaksızın üretimin bir anlamı yok. İster ödev yapalım ister otomobil, hepsini kaliteli yapmamız gerekiyor. Ancak günümüz dünyasında sabit bir kalite düzeyi yetersiz; kaliteyi iyileştirmek ve yükseltmek esas.

Reşit Galip'in yazdığı And'da Atatürk'ün gösterdiği hedefe ilerleyeceğimiz söyleniyor. Atatürk'ün yaşadığı dönemde hedef belli; ama bugünün ilköğretim çocuklarına 'Hedef nedir?' diye sorduğunuzda türlü türlü cevaplar veriyorlar. Onun için yeni andımızda dünya liderliği hedefini koydum. Dünya liderliği deyince de, emperyalist ve sömürgeci değil, dünyaya uygarlık getiren, buluş ve sistemleriyle dünyaya hizmet eden ve onu koruyan bir liderlik.

Yeni andımızın son cümlesi, güncel tartışmaları da temizleyebilir. Türkiye'de etnik kökenimiz ne olursa olsun, bu ülke için çalışmalı ve uygarlık tarihine ülkemizin adını altın harflerle kazımalıyız.

Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir. '; document.write(''); document.write(addy_text15349); document.write('<\/a>'); //-->\n Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Televizyonun Çocuğun Üzerindeki Etkileri

20. Yüzyılın en büyük buluşları arasında kitle iletişim araçları yer almaktadır. Bunlar içerisinde şüphesiz en önemli yeri de Televizyon almaktadır. TV insanlık tarihi adına büyük gelişmelere vesile olmuş ve halada etkileri açısından insanlık adına tartışılmaz bir noktada yerini korumaktadır. TV evlerde yerini almadan önce ve aldıktan sonra diye aile hayatını ikiye ayırmak belkide pek fazla yanlış olmaz. Bizim konu başlığımızdan da anlaşılacağı üzere bu yazımızda TV nin erişkin birey aile veya toplumsal yönlerini incelemek yönünde bir amacımız yok. Bu değerlendirmeleri şimdilik daha ileri tarihlere erteleme gerekliliğini düşünüyoruz.
Gerek klinik görüşmelerimiz sırasında karşılaştığımız anne babalardan gerek değişik yollar ile bize gelen sorularda sıkça karşılaştığımız sorulardan biri de TV nin çocuğumuza etkisi nedir ? şeklinde olan sorudur. Bu konuda anne babalara söylediğimiz genel şey her yaş için şüphesiz bu sihirli kutunun çocuğa etkileri farklı farklı olmaktadır. Bunu iyi veya istenen etkiler ve kötü veya istenmeyen etkiler şeklinde ikiye ayırabiliriz. Ama TV nin en büyük etkisi şüphesiz 0-3 yaşları arasında olmaktadır. Çünki bu yaşlar hayat boyu kullanılacak bazı psikososyal ve psikomotor özelliklerin kazanıldığı çok önemli bir devredir. Bu devrede oluşabilecek herhangi bir sorun bütün hayatı etkilemektedir. Bu nedenle yaşlara göre TV nin etkileri konusunda anne babaları bilgilendirmek gerektiğini düşünerek bu türlü bir yazı yazma ihtiyacı hissettik.
0-3 yaş gurubuna etkiler
0-3 yaş için TV bazı durumlarda ciddi sıkıntıların kaynağı olabilmektedir. Ailelerin sosyoekonomik zorlukları çalışan annelerin durumu çocuğun-ilgilenilmesi gereken - ek kardeş durumu anne babaların kendilerine ait sorunları yapılması gereken ev işleri anne babaların sosyoekonomik zorluklardan dolayı ek işlerde çalışmaları anne babalardan birinin veya ev içerisindeki bireylerden birinin kronik hastalığı ailelerin kendi psikososyal ihtiyaçları için zaman ayıramaması anne babaların kendilerinin psikiyatrik sorunları istenmyen hamilelik sonucu bebeğin doğmuş olması çocuğun bedensel bir hastalığının olması ve buna benzer sayacağımız onlarca etken nedeni ile anne ve babalar çocuklarına yeterince zaman ayırmamakta veya ayıramamaktadırlar. Bu nedenlerden dolayı anne babalar isteyerek veya istemeyerek çocuğu ile fazla ilgilinememekte çocuğu ile ilgilenme fiziksel bakım ( karnını doyurma altını temizleme vb. ) ötesine çok fazla geçememektedir.
Bu dönemde çocukların duygusal doyum sağlaması ve onun ile her bakımdan ilgilenilmesi onun sağlam ve güçlü bir psikolojik yapısının oluşmasına zemin hazırlar. Bu dönem için bebeği okşamak kucaklamak onun ile konuşmak sevildiğini hissettirmek onun ile oynamak onun ile birlikte vakit geçirmek onu gezdirmek psikomotor ve psikososyal yönünün gelişimine çok büyük katkılarda bulunur. Bebek ile birlikte vakit geçirmek onun insanlar arası ilişkilere yabancılaşmasını engeller ve ilgilenen bakıcısı vasıtası ile önce karşısındaki bireyi aile ortamını ve yavaş yavaş sosyal çevresini tanımasına yol açar . Bu bağlanma yolu ile önce anneye karşı bir ilişki gelişir . Bu durum anne karnında başlar ve bebeklik döneminde devam eder. Çocuk bu bakım veren aracılığı ile iletişim geliştirmeye kendini ifade etmeye ihtayaçlarını anlatmaya çalışmaya kısacası sosyal ortamın gereklerini yaparak yanında ve çevresinde bulunan insanlar ile iletişim ve etkileşim içerisine girmeye başlar.
Çocuk sosyal ortamda iletişimin temel esası konuşma olduğu için konuşmayı öğrenmek zorundadır. İnsanlar tarafından sevilmek için onları anlamak onların duygusal uyarılarına cevap vermek zorundadır. Çocuk sosyalleşmek ve iletişimini kurmak için etrafındakilerden özelliklede bakım veren kişiden teşvik almak zorundadır. Bu çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak ( yiyecek giyecek temizlik koruma vb) onun dertleri ile ilgilenmek onun ile birlikte vakit geçirmek onu öpmek okşamak konuşmak oynamak vb gibi yapılan girişimler ile çocuk sevildiğini hissettirerek onun için psikososyal gelişim için bir teşvik oluşturmalıdır. Konuşma etraf ile ilgilenme sosyal ortamların gereklerini yerine getirme insanlar ve yaşıtları ile ilgilenme ihtiyaçlarını insanlara anlatma insanlara duygusal yakınlık kurma cansız varlıklardan çok canlı varlıklar ile ilgilenme gibi bir çok psikososyal faktör çocuklarda bu iletişim ve etkileşim ortamında kendiliğinden meydana gelmeye başlar.

 

Feyzullah Akdemir
Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Test ve Tost Arası Eğitim

Öncelikle test tekniğine körü körüne karşı olmadığımı belirteyim. Kalabalıkları güya adil bir şekilde eleyebilmek için bundan âlâ bir yol bulunamazdı herhalde! Fakat test tekniğini üretenler de, kullanmak zorunda kalanlar(!) da bu tekniğin uygulama alanı kadar açmaz açısından da zenginliğinin farkındalar.

Test tekniği insan yetiştirmez. Bir eğitim programı/ sistemi, öğretim stratejisi vs değildir. Testlerin zaten düşünce açıklama becerisi ölçtüğü dünyanın hiç bir yerinde iddia edilmemiştir. Test tekniği aslında modern zamanların en önemli ayıracı olmakla birlikte, her şeyin kısa yolunun çıktığı günümüzde, yine kısacık vakitlere sıkıştırarak -illa ki ellerine birer şişe su verip- katılmak zorunda kaldıkları sınavlarda insanların suyunu, 'imtihan'ın cılkını çıkaran vazgeçilmez bir araçtır. İnsan yerine grupları muhatap alır. Dolayısıyla yetiştirmeye değil, elemeye çabalar. Yani öğrencinin önüne dört seçenek koyarsınız, üçünü ele birini seç dersiniz. Öğrenci üç seçeneği eler birini seçer ve geleceğine dinamiti koyar.

Her yıl binlerce okul birincisi sınavlarda başarısız oluyor. Bir şey bilmediklerinden değil elbette. 'Uydum kalabalığa' diyerek sınava uygun çalışmadıkları için olsa gerek bu başarısızlık. Test tekniğine uyum sağlayamama, hızlı olamama gibi olumsuzluklar(!) yüzünden başarısız oluyorlar.

Her gün belirli miktarda soru çözmezseniz formdan düşebilirsiniz. Soru çözmek sizde bir alışkanlık haline gelmezse kimse kaldıramaz sizi düştüğünüz yerden. Konuları çok iyi bilmek sınavda başarı için yeterli değildir. Test hızınızı ancak bol soru çözerek artırabilirsiniz. Artık, yemek ve su kadar aziz olmasa da gereklidir başarı (!) için...

Seçimlerde nasıl ki ayyaşın oyu ile âlimin oyu birdir. Sınavlarda da soruların değeri aynıdır çoğu zaman. Yani zora da talip olsanız, kolaya da kaçsanız değişen bir şey olmaz. Tabi artık teknolojinin ilerlemesiyle test değerlendirme sistemleri de gelişti. Az kişinin yapabildiği zor bir soruyu yapmışsanız bu size artı puan kazandırır. Herkesin yaptığı soruları yapanlara az puan vererek biraz göze girse de, bir çöp gibi girdiği için esaslı bir anlam ifade etmez bu. Bidayette herkes bir umutla yüklenir sorulara; ama müşkül sual değil, mebzul sual yapan kazanır nihayette.

Test tekniğinin klişeleşmiş bir açıklaması ve açmazı da şudur: Mümkün olan en kısa zamanda yapabildiğiniz kadar çok soru yapmak... Yani azamî hıza ulaşmak...

Dinini, peygamberini, kitabını sorsalar; 'acaba yine mi şaşırtma taktiği uyguluyorlar' diye doğru bildiğinizden şaşar, yanlış şıkkı işaretleyiverirsiniz maazallah! Öte yandan cevap şıklarından kendi görüşünüze uyanı değil, soruda istenen doğru cevabı bulmanız gerekir. Bununla da inatlaşmamak lazım!

Ben de biliyorum, bütün gün seçenekleri okuyup içlerinden doğru olanı aramanın ne kadar bunaltılı ve bulantılı bir şey olduğunu. Dört okuyup bir yazmak varken, dört yanlıştan sıyrılıp bir doğruya ulaşma mecburiyeti, başkalarının çeldiricilerinden kurtulup yine başkalarının doğrusunu bulmaya çalışmak... Bilirim, kimsenin hoşuna gitmez.

Uygulanan sınavların sayısı yirmiyi geçti herhalde. Ehliyet, kalfalık, ustalık gibi sınavları da sayarsak işin fecaati daha iyi anlaşılır. Piyasada o kadar çok kaynak var ki, acaba hangisi 'gerçek sınav'a daha yakın diye hepsini denemenizi tavsiye ederler. Bir işin piyasası varsa, dönen dolapları da olduğu akıldan çıkarılmamalı.

İnsanımızı paranoyak hale getiriyor bu sınavlar. Sınava hazırlanıyorsa arkadaşınız, dokunmayacaksınız ona. Sınava kadar kimseyle görüşmeyenler var. Evdeki internet bağlantısını iptal ettiren, telefonuna kontör almayan, ailesiyle ve arkadaşlarıyla sıkı sıkı pazarlık yapıp sınava kadar 'müsaade' isteyen, üzülerek söylüyorum ki bu sıkı pazarlık sonucu sıkı arkadaşlıklarını gevşetenler var. Her şeyi sınavdan sonraya erteleyenler, -bir de başarısız oldularsa- çoğu güzel şeyi es geçtiklerine esef ederler.

Bir güzelliği(!) şu olabilir: Dershanelerin deneme sınavlarına bakarak o dönemin popülaritesini, gündemini meşgul eden olayları görebiliriz. Nasıl ki edebî eserler yazıldığı dönem hakkında birçok bilgi veriyorsa, hazırlanan sorular da kendi dönemlerinin gündemi hakkında çokça malumatı barındırır.

Test hazırlamak meşakkatli bir iş... Uygulaması kolay ve ayırıcılık indisi yüksek olduğu için kullanışlı oluyor. Uygulayanlar açısından mevcut olan bu kolaylık, tâbi tutulanlar açısından seneler süren bir işkenceye dönüşebiliyor.

Albert Camus'ye göre 'gazete okuyan ve üreyen' modern insanın modern çocuğu da sıkıştırıldığı mengenede mecbur kalıyor bu işkenceye.

Camus'ye bir ek yapacak olursak, bu muhakkak 'modern insan sınava girer' olurdu.

Bir ev düşünün... Modern insan dedik ya, ailesi de dört kişiden oluşsun: Baba ALES' e, anne KPSS' ye, oğlan ÖSS' ye, kız da SBS' ye hazırlansın.  (Anne ve babayı saymazsak diğer iki durum her evde mevcuttur artık.) Salondaki eşyaların üzerinde sınava hazırlık kitapları, mutfakta da bir tost makinesiyle bir meyve sıkacağı... İç meyve suyunu, ye tostu, çöz testi!!! Maalesef, durum budur. (between test and training toast)

Ramazan SAKİN

Eğitimci Yazar

Makelenin orjinali için TIKLAYINIZ.